İçi de Beni Yakar Dışı Da

 

“Poza biraz daha teslim olun”, “Kendinizi pozun getirdiği deneyimin içine bırakın…” diye diye, 7 senem geçmişti. Uzun meditasyon ve teslimiyet tavrını ön plana çıkaran yoga asana deneyimlerim, düzenli bir pratiğim vardı. Ancak o an yaşadığım, yoga matinde

ki hiçbir deneyime benzemiyordu, en zorlusuna bile.

 

İlk hamileliğimin 41. haftasındaydım ve doğum kasılmalarım başlayalı, tam 38 saat olmuştu. Yüzmüş yüzmüş, sonuna gelmiştik ancak; bebeğim ve ben, doğumun son aşamasına bir türlü geçemiyorduk! Kendimi uzun, sonunu görmediğim karanlık bir tünelin içinde, o güne kadar hiç deneyimlemediğim kadar derin bir bilinmezlik içinde hissediyordum. İçinde bulunduğum deneyimden -bilinçli aklımla geliştirebildiğim- hiçbir çıkış yolu göremiyordum. Farklı birkaç doğuma hazırlık eğitimine gitmiştim; doğal doğumu iyi bilen insanlar tarafından çevreleniyordum; doğal doğurmak için gereken herşeyi, teoride iyi biliyordum. Ancak teorik bilginin hükmünün geçmediği bir yerdeydim.

 

Dokuz canlı “kara şövalye” ruhumun, sonunda “yenilgiyi” kabul etmek zorunda kaldığı, “Evet, doğumum, benim aklımdaki gibi olmayacak.” dediği bir yer. Bu gerçeği kabul etmekten başka çarem yoktu! Bunu idrak ettiğim aşamada, sabaha karşı gelmiş olduğum hastane odasında, yatağın üzerinde oturmuş hüngür hüngür ağlıyordum. Hayatımda o güne kadar aldığım en büyük mütevazileşme dersiydi.

 

Tüm hücrelerimde teslimiyeti hissettiğimde, içimden çok dürtüsel, biraz vahşi, “en gerçek” diye tanımlayabileceğim bir “şey” çıktı. “İçimdeki bebek uyanmıştı”. Bunu ancak şimdi, böyle tanımlayabiliyorum.

 

İlerleyen saatlerde, kesinlikle istemediğim ve doğumun doğal sürecini bozacağını düşündüğüm birçok şeyi birer birer gerek oluştuğu için kabul etmek zorunda kaldım. Tüm arzularımı, “iyi” olacağını düşündüklerimi bir kenara bırakmıştım…

 

Loş bir ortam yerine, beyaz ışıklar altında, aklıma pelvisin pozisyonu itibariyle doğuma en elverişsiz pozisyon olarak kazıdığım, sırt üstü yatar pozisyondaydım. Bebeğimi ittim… ve bir kere daha ittim! En beklenmedik anda, en beklemediğim pozisyonda alıverdim onu kucağıma! Hiç girmek istemediğim doğumhaneye girişimle, bebeğimi kucağıma alışım arasında, sadece 10 dakika geçmişti. Pazartesi gecesi başlayan maceralı doğum sürecim, çarşamba akşam üzeri sona ermişti. Sanki oraya girmemi bekliyordu; tüm aklımdaki “iyi” olacağını düşündüklerimi bir kenara bırakmamı ve Olan’ı sevebilmemi istiyordu.

 

İster yoga hocası olalım, ister tüccar, ister araştırmacı, ister oyuncu… Çoğumuz aklımızda kendimize, hayatımıza dair “arzuladığımız fotoğraflar” oluşturduğumuz, “şöyle olursa daha mutlu olurum”, “böyle olursa iyi olur” dediğimiz ve o fotoğraflar olmak uğruna kendimizi paraladığımız hayatlar yaşıyoruz.

 

Psikiyatr, psikoterapist Erdoğan Çalak, insanın bu çabasını içindeki haset enerjisi ile ilişkilendiriyor ve “Kişi dışardan bakılınca iddialı, herşeyin en iyisini yapmaya çalışan, bazen kendini beğenmiş, mükemmelliyetçi biri gibi görünür; halbuki içerde, haset duygusunun yakıcılığından kendini korumaya çalışan biridir. Bu sebeple kendini aşırı zorlayan biri olur. Kimisi başarıya takar, kimisi güzelliğe takar. Neticede kişiyi yöneten duygu sevgi değil de, haset etmemektir. Tüm hayat, başka kimseye haset etmeyecek şekilde oluşturulmaya çalışılır.” diye açıklıyor.

 

Yoga ve birçok mistik öğreti, özünde, insanın içindeki haset enerjisini sevgi enerjisine dönüştürmek için yollardır. Ancak günümüzde genelde matın üzerine “rahatlamak” için çıkılıyor. Hiç yoktan iyidir; o kesin. Ancak hayatımızı “doğruda tutmaya”, hayatın içinde farkındalık için gözlerimizi açmaya başlarsak, yama ve niyamalar hayatımıza işlerse, matın üzerine rahatlamak için çıkma ihtiyacımız da azalacak. Hayat yoga olacak; yoga da hayat!

 

Günümüzde çoğu kişi, yoga gibi öğretiler ile yüzeysel değişimler yaşıyor. Eskiden spor salonuna gidip X markalı kıyafetler alırken, şimdi yoga studyosuna gelip Y markalı kıyafetler alıyor. Sorgulamadan popüler beslenme biçimlerini benimsiyor; “iyi” yoga hocası, hayat koçu olabilmek için X eğitiminden Y eğitime koşuyor. Doğal ebebeynlik, doğal doğum trendlerini benimsiyor, doğal ortamlarda tatile gidiyor… Ancak değişen tek şey benimsenen şeyler; yani görüntü. Rahatlamak için de, arada matin üzerine çıkıveriyor! Ancak herşeyin ardındaki kaynak sevgi değil; hala haset etmekten kaçınma ihtiyacı.

 

Mütevazileşmek, hasedinle yüzleşmek, sevmeyi becermek elbet hiç kolay değil. Ancak buna niyet etmek, bu yolda elimizden geleni yapmak, hayatın bizi derinlemesine dönüştürecek deneyimler vermesine, bizden “bildiği gibi yapmasına” dua etmek, elimizde. Ve tabii gerisini kabul etmek…

 

 

Designed by Asu Somer and made with in Amsterdam by SeRiF